Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt Slayt

Evrak-ı Metrukeler

(Devam Edecek)

ATÇA   HALK  KÜTÜPHANESİ

      Atça halk kütüphanesi, 23 Ağutos 1969 tarihinde  belediye başkanı Muhsin Aksay’ın  çabalarıyla , Milli Eğitim Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğüne bağlı olarak,Atça  belediye binasının güneyinde yer alan, bugün ASKİ su tahsilatının yapıldığı  küçük bir odada açıldı. 1971 yılından sonra Kültür Bakanlığına bağlanan Atça Halk Kütüphanesi,1985 yılında da, yeni yapılan Atça Kültür Binasına taşındı.                                                     İlk kütüphane  memuru  Mustafa  Elgün’dür. İşini çok seven ve öğrencilerin “Mustafa Abisi” olan  Mustafa Elgün, Atça’da gençleri ve öğrencileri kütüphaneyi sevdirendir. 25 yıl süreyle aralıksız hizmet ederek 1995 yılında emekli olmuştur.                                                     Uzun süre memursuz kalan Atça Halk Kütüphanesine,  Atça’dan “ Çallı Mehmet’in oğlu” Taşkın Atmaca  atandı.Bu gün bu kültür hizmeti devam etmektedir.

Kenan KIVRAK

 

ATÇA  İLKOKULUNUN  İLK  ÖĞRENCİLERİ 

 

      1935 yılında Sultanhisar nahiyesinden, Atça nahiyesi soğuk kuyu bahçesine göçmüştük.O yıllarda  bahçelere göçülür.İncir, üzüm mahsulü işlenirdi.Yaz mevsimi sonunda  Atça’da Yapıcı Tahir’in  kardeşinin evinde kira oturduk. 1936 yılının ekim ayında  şimdiki evimizi satın aldık.Akranlarım okula yazılmıştı, ben 8 yaşındayım daha okula yazılamamıştım.

Bir gün kapımıza iki Jandarma  geldi.Babamı çağırdılar.”Niye kızını okula yazdırmadın?” diye sormuşlar.Babam da   “Yeni taşındık yazdıracağım “demiş.O günlerde Atça’da fotoğrafçı yoktu.Kazamız olan Nazilli’ye babamla  vesikalık resim çektirmeye gittik.Üç ayaklı sehpa fotoğrafçısında fotoğraf çekildim.Daha sonra okula kayıt oldum.

          Okulumuz eskiden rum kilisesi olan ,uzun zaman Atça  jandarma karakolu olarak hizmet eden, şimdide Atça Bakım ve Rehabilitasyon merkezi olarak kullanılan binada 1936 yılında 1. sınıfa başladım.Bir yıl geç gittiğim için arkadaşlarım 2. sınıftaydılar.Öğretmenim Nadire Hanım çok disiplinli bir öğretmendi .

           Yeni yapılan Atça İlkokulu binası  ,biz kilise binasında okurken resmi  açılışı yapılmıştı ancak ,beş sınıfın donanımı  sırası aracı gereci tamamlanmamıştı.Ben ikinci sınıfa başladığımın sömestre tatiline yakın bir zamanda ,geçici olarak bir iki ay Atça Halk evinde okuduk .Daha sonra  beş sınıf  birden yeni okulumuza taşındık.

            Baş öğretmenimiz : Cemal Bey.

Sınıf öğretmenlerimiz :  Nadire Hanım,Hikmet Bey, Asım Bey, Safiye Hanım, Kemal Bey.

Hadememiz : Erenlerin Nuri Efendi.

           Hatırladığım kadarı ile ikinci ve üçüncü sınıfta  öğretilen şiirler:

İlk yaz ve Çocuklar

Yağmur geçti kar geçti.                     Serin yel ese ese,                             Dereler  sular coşar,

Soğuk geçti, sel geçti.                       Hayat verir herkese.                         Çiçek açar kuş uçar,

Güzel bahçelerden,                           Civciv bile kapanmaz ,                      Gezin açık havada

Bütün çocuklar geçti.                        Böyle günde kümese .                      Gürbüzleşin çocuklar.

 

Dere

Nerden alır suyunu,                           Bilmez durup dinlenmek,             Güler ağaçlardan

Kardan mı yağmurdan mı?                 Kış yaz demeden akar.                Serinlik döküldükçe,

Şu nazlı dereciğin,                              Ovanın her yerini,                       Hayat saçar her yana

Yatağı çamurdan mı?                         Suları ile o yıkar.                          Kıvrılıp büküldükçe.

 

Durma gez,

Akdere, berrak dere.

Gezdiğin topraklara,

Bolluklar bırak dere.

      

   Zorunlu eğitim 3 yıldı. Üçüncü sınıftan ayrılabiliniyordu.Okuryazarlık belgesi veriyorlardı. Bazı arkadaşlarım 5. Sınıfa kadar okuyup diploma aldılar.Ben kardeşlerime bakmak zorunda kaldığımdan , 3. sınıftan sonra  okula gidemedim.Bizler yeni cumhuriyetin ve Atça İlkokulunun ilk öğrencileri idik.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               Saniye Tıknaz (Kıvrak)   Okul No:362

                                                                                                                                                                    Doğum Tarihi : 15.08. 1927

 

 

 

 

Efe'nin ölüm yıl dönümünde kızanlarından keşkek hayrı

11 Haziran 2016, Cumartesi

 

Sultanhisar Atça Mahallesi'nde bulunan Atçalı Kel Mehmet Efe Heykeli önünde kızanları tarafından yaptırılan keşkek, vatandaşlara dağıtıldı.

Ege Bölgesi'nde 18. Yüzyılda namı ile ün salan Atçalı Kel Mehmet Efe'nin 10 Haziran ölüm yıl dönümü nedeniyle, Sefa Özcan Gebeş öncülüğünde ve hayırseverlerin de katkısıyla yaptırılan bin kişilik keşkek, mevlit okutularak dağıtıldı. Aydın’ın zeybekleri arasında yer alan Atça’lı Kel Mehmet Efe’nin ölüm yıl dönümü nedeniyle ilk defa böyle bir hayrı gerçekleştirdiklerini söyleyen Sefa Özcan Gebeş, “Biz bir kıvılcım çaktık, bu geleneğin geliştirilerek sürdürülmesini bekliyoruz” dedi.

ÖĞRENCİLER HARÇLIKLARIYLA DESTEKLEDİ

Gebeş, 1800'lü yılların başlarında Aydın İhtilali'ne önderlik ettiği bilinen Atçalı Kel Mehmet Efe’nin Atça Mahallesi girişinde bulunan heykeli önünde yapılan hayrı, kendisine vefa borcu olduğunu düşünerek geleneksel hale getirmek istediğini belirterek, hayra katkı sağlayan yaklaşık 20 kişiye teşekkür etti. Keşkek hayrına harçlıklarından biriktirdikleri para ile destek sağlayan ilkokul öğrencileri İclal Türkoğlu ile Göktuğ Kır'a hazırlatılan plaket ve namaz sureleri kitabını Sefa Özcan Gebeş verdi. Keşkek hayrı esnasında alanda bulunan gençlerin, "Bunu önümüzdeki yıllarda daha da geliştirmek için biz de katkı sağlayalım" demeleri üzerine, çok mutlu olduğunu ifade eden Gebeş, "İşte benim amacım da bu. Çocuklarımız ve gençlerimizin 150 yıl önce yaşayan Efemizi unutmamaları ve bu geleneği yaşatmaları. Bugüne kadar hiç yapılmamış bu geleneği devam ettirmek için ben de elimden gelen desteği sağlayacağım" diye konuştu. (ERDAL AYDIN)

 

Atça’nın ilk AVM ‘leri


Çocukluğumun Bakkalları

Kerim Hüseyin,Bayramlar,Hafız Ali ve Kundakçının Rıfat.

 

Atça’da İlkokul çağına  gelen her çocuğun annesinden ilk duyduğu isimlerdir bunlar.

-“Haydi oğlum, Kerim Hüseyin’den şeker al da gel.” diye bir koşu bakkala gönderilirdi.

Bakkal dediysem bu günkü mana da anlamayın. Aklınıza gelebilecek her şey var.Gıda maddesi zaten belli.Kırtasiyeden tutun zücaciyeye,oradan tuhafiyeye kadar ve tekel maddesi hatta gazyağı … gibi her çeşit mal bulunurdu.

            Büyüklerimizden öğrendiğimize göre 1930 dan beri bunlar Atça’nın en eski marketleri sayılırdı.Gaz lambalarının revaçta olduğu günlerde, Atçalılar gazyağını kuşaklı  varillerden  hep bu bakkallardan alırdı.Gelinlerimizin kınaları ile bayramlarda misafirlerimize ikram edilecek olan kolonya, şeker ve lokumlar hep buralardan temin edilirdi.

            Nescafe diye bir şey mi vardı?İnsanların damak zevkini bozdular. Nerede o mis gibi kokan, Hindistan cevizli kahveler…Kerim Hüseyin’den  yarım kilo çiğ kahve  alınır, ninelerimiz bu kahveyi toprak tavalarda  kavurur, daha sonra içine hindistan cevizi ile çam sakızı ilave ederek taş dibeklerde döver.İşte sana Türk’ün kahvesi yani “ Türk kahvesi”…

            Atça’da marka olan bu insanlar, çekirdekten esnaftırlar.Pek veresiye vermek istemez, genellikle peşin çalışır, tabiri yerinde ise “insan zarrafı”dırlar.

1976 yılına kadar Atça’da eczane yoktu.Küçük çocuklarımız  ateşlendiklerinde Hafız Ali’nin dükkanından alınan ispirto suyu ile sırtları ovulur,ateşleri düşürülürdü.

Hele yarası eksik olmayan erkek çocukları…Bayramların dükkanından alınan “Ak üstübeç” ile “Al üstübeç” zeytin yağı ile karıştırılarak anti bakteriyel bir merhem elde edilerek,yaralara sürülür,bu terkipten şifa beklenirdi.

Kundakçının Rifat amca ayrı bir kişilikti.Dükkanında ayrıca  bisiklet ve motosiklet  yedek parçası satar,her sattığı parça için “Avrupa” derdi.İkinci bir alternatif olmadığı için satın almak zorunda kalırdık.

Cumhuriyet öncesi Atçalının alışveriş ettiği yerli rumlarımızdan Anaştaş’ın dükkanı hala ayakta olmasına rağmen, bugün bu bakkalların  bir çoğunun yerinde yeller esmektedir.

Nerede çocukluğumun bakkalları…Masaldı ,hayal oldu…

 

                                                                                                     Kenan KIVRAK - 10 Haziran 2016

GAZETECİLİKTE 50 YIL

           Atça'nın yetiştirdiği bir gazeteci.Muhabirlikten,Yerel gazete  imtiyaz sahipliğine giden tam 50 yıl.Atçalılar onu "Tahsildarların Rıza'nın oğlu" Birol Ertemöz olarak bilirler.Alaylı bir gazeteci.Basın emekçisi Birol abimize sağlıklı ömürler dilerim.   Kenan KIVRAK

“Gazeteci işini kusursuz yapmalı”

 

Ropörtaj : (ÖZGE SÖNMEZ)

Gazetecilik mesleğini 50 yıldır sürdüren BirolErtemöz, Nazilli'de yayınlanan Dolunay Gazetesi'nin sahibi. İlkokul yıllarında gazete dağıtan Ertemöz, o yıllarda gazeteye merak sarmış. Ortaokul yıllarında çıkarttığı Duvar Gazetesi Onu mesleğe bir adım daha yaklaştırmış. Gazete için ‘taptaze ekmek gibidir’ diyen ve yarım asır gazetecilikle karnını doyuran Ertemöz, birçok zorlukları göğüslemiş. Mesleğine duyduğu aşk ve yaptığı haberler ona en büyük mutlulukları getirmiş. Birçok gazeteci yetiştirmiş ve kendisine öğretilen hiçbir şeyi unutmamış. Yaptığı haberlerden dersler çıkarmış kendine. Basından Hayatlar Röportajımızda yarım asırdır mesleğini aşkla sürdüren Birol Ertemöz.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Birol Ertemöz, 1946 yılında Nazilli’de doğdum. İlkokulu Bozdoğan, Karacasu ve Germencik’te okudum. Babamın mesleği nedeniyle 3 farklı okul değiştirdim. Ortaokulu Atça’ da  liseyi de Aydın’da okudum. Evli ve 3 çocuk babasıyım.

-Gazetecilik mesleğine nasıl başladınız?

Ortaokul yıllarında duvar gazetesi yapıyordum. Lisede de duvar gazetesini devam ettirdik. Sonraları Ses gazetesinde çalışmaya başladım. İki sayfa çıkan bir gazeteydi ve beni tatmin etmedi. Arayışa başladım o zamanlarda Mücadele, Kıroba ve Hüraydın gazeteleri vardı. Mücadele 6 sayfa çıkan güçlü bir gazeteydi. Mücadeleye başvurdum beni işe almadı. Ama kafaya koymuştum mutlaka oraya girecektim. Çabalarım sonrası o gazeteye girdim. Böylelikle gazetecilik hayatına başlamış oldum.

-Başka mesleklerde varken neden gazetecilik?

Gazeteciler birer sanatçıdır. Biraz klasik olacak fakat gazeteci olunmaz gazeteci doğulur. İlkokulu okurken gazete dağıtmaya başladım. Gazeteyi dağıtırken insanlar ‘İnşallah ilerde iyi bir gazeteci olursun’ derlerdi. Galiba o zamanlarda içimde kaldı. Daha sonra ortaokulda başlattığımız duvar gazeteciliği beni bu mesleğe iyice yaklaştırdı. Şimdide mesleğinde 50’nci yılına girmiş bir gazeteciyim.

-Mesleğinizin 50’nci yılındasınız, bugüne kadar kaç gazetede çalıştınız?

İlk önce Ses gazetesinde başladım daha sonra Mücadele’de devam etti. İzmir’e gittim Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladım. Bunlar fikir gazetesi olduğu için beni tatmin etmedi. Çünkü ben muhabirlik yapmak istiyordum. Böylelikle Yeni Asır’a geçtim. Hürriyette 30 yıl çalıştım. Ankara, Adana, İstanbul ve İzmir gibi şehirlerde görev yaptım.

"İLK DEFA HABERİ ÇIKAN ÇİKOLATA GÖTÜRÜYORDU"

-Aydın’dan İzmir’e gitmek sizin çok zor oldu mu? Ne gibi zorluklar yaşadınız mı?

Yeni Asır’da çalışırken köhne bir otelde, gazeteyi basan makinist arkadaşla aynı odada kalıyorduk. İlk zamanlar yazdığım bir haberi haber müdürü geri göndermiş. Onurum kırılmıştı ‘Haberimde ne var düzeltse ne olacak’ demiştim kendi kendime. O gün sinirlenip uyumuştum makinist arkadaşım gece 3’te beni uyandırdı ve gazeteyi gösterdi. Haberim çıkmıştı hem de manşetteydi çok sevinmiştim. Sabah ofise geldiğimde bana ‘şist taşralı köylü diye’ seslenerek haberimin çıktığını söylediler. Heyecandan titrediğimi hatırlıyorum. Benim ilk haberimdi ve çikolata götürmüştüm. O zamanlar öyle bir adet vardı ve o yıllar benim için zordu.

"KALEMİNİ KIR ASLA SATMA"

-Gazetecilik sizin için ne ifade ediyor?

Bozdoğan’da kahvede otururken bir çocuk katıra odunları sarmış fırına doğru ilerlerken gördüm hemen uzaktan bir fotoğraf çektim. Odunları fırına indirdi ve yine bir fotoğraf çektim. Takip etmeye başladım aldığı parayla eczaneye girdi. Eczanede resmini çektim. Daha sonra çocuğu yanıma çağırdım. Konuşmaya başladık. Çocuk Madran dağının eteklerinde oturuyormuş. Babasına ilaç alabilmek için odun satmış. Onunla beraber köye gittim ve babasının fotoğraflarını çektim. Haberim çıktı, çıkar çıkmaz bir sürü yerden yardım geldi. Bozdoğan Kaymakamı daha sonra beni aradı. Adamın iyileşip parayı meyhanelerde yediğini söyledi. Köyün muhtarı küçük kızın vasisi oldu ve gelen yardımlarla küçük kızın her şeysi karşılandı. Yıllar sonra o küçük kız geldi bana teşekkür etti. O paralarla okuyup öğretmen olduğunu söyledi. Ben hayatımda hiç o kadar mutlu olduğumu hissetmemiştim. İşte gazetecilik budur.

-Teknolojiyle birlikte ne gibi değişimler yaşadı gazeteler?

 

Teknoloji doğru kullanılması gereken bir nimettir. Artık bilgiye ulaşmak daha kolay oldu. Gazeteyi basmak eskiden çok zahmetli bir işti. Harfler hazırlanırdı saatlerce basmakla uğraşılırdı. Şimdi her şey bir tıkla halloluyor. Fotoğrafları otobüslere verirdik şimdi maille gönderiyoruz. Biz eskiden keşke haberlerimiz ışınlansa da haber merkezine ulaşsa derdik, şimdi ise bu söylediğimiz gerçek. Bunları tembellik olarak görmemek gerekiyor. Teknolojinin bize sağladığı bu nimet doğru kullanılmalı.

“BİZLER MİMARIZ İŞİMİZİ KUSURSUZ YAPMALIYIZ”

-Aydın’da yerel gazeteleri genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aydın geçmişten bugüne kadar gazetecilik adına büyük gelişmelere imza attı. Fakat Aydın’da okuma alışkanlığı olmadığı için yeterince sahip çıkılmıyor. Gazetelerimiz emeklerinin karşılığını yeterince alamıyor. Aydın daha çok yerel haber yapsın Aydın’ı aydınlatıcı yönlendirici kamuyu bilgilendirici haberler yapsın ki daha çok okunsun. Yerel gazeteler siyasi haberlerden çok sosyal konulara eğilmeliler diye düşünüyorum. Bizler mimarlar gibiyiz. Her gün bir eser meydana getiriyoruz ve okuyucunun önüne koyuyoruz. Bu nedenle işimizi kusursuz yapmamız gerekiyor.

-Unutamadığınız anılarınızdan bahseder misiniz?

Muhittin Akbel Milliyet gazetesinde haber müdürü, onu yetiştirenlerden biriyim. İlk defa gazeteciliğe benim yanımda başladı. Trafik kazası olmuştu ve birçok insan hayatını kaybetmişti. Muhittin’i olay yerinde bıraktım ve fotoğraf makinanı kimseye verme diye tembih ettim. Arkadan bir telefon geldi fotoğraf makinesini almışlar. Apar topar Muhittin’in yanına gittim. Savcının makineyi aldığını öğrendim. Makineyi vermedi konuşa konuşa zorla makinemizi kurtarmıştık.

Doğum günümde kapım çalındı ve yukarıdaki komşum cezaevinin yandığını söyledi. Hemen makinemi aldım yangının olduğu yere gittim. Şahane resimler çekmiştim. Saat 11 gibi İzmir temsilcisi Necat Seçenle haberleştik. Fotoğrafları göndermemi istedi ve gazetenin baskısını durdurdu. Hemen araba tutup fotoğrafları gönderdim. Saat bir sıralarında Aydınlı arkadaşlar geldi. Bir kare resim istediler. Bende hepsini gönderdiğimi söyleyince alındılar. 'Göndermişsin ne olacak yarın haber mi çıkacak' deyip gittiler. Sabah haberim gazetelerdeydi hem de manşet olarak çıkmış. Olsa fotoğraflar arkadaşlarıma verirdim. Özel haber değildi sonuçta.

-Tekrar Aydın’a gelişinizden bahseder misiniz?

 
 

Emekli olduktan sonra Nazilli’ye geldim ve Anadolu gazetesini çıkarttım. Aydın bölgesinde ilk defa 60 sayfa gazeteyi ben çıkarttım. Daha sonra Adalet gazetesini kurdum. İlk kurucusu benim daha sonra arkadaşa devrettim. Dolunay gazetesini kurdum ve birçok gencin yetiştirmenin gururu içerisindeyim. Şimdi Dolunay Gazetesi sahibiyim.

“GAZETE TAPTAZE EKMEK GİBİDİR”

-Mesleğin size zor gelen yanları oldu mu?

Ben 50 yıl hep amatör ruhuyla çalıştım. Amatör ruhunuzu hiçbir zaman yitirmeyin. Gazete taptaze ekmek gibidir. O koku seni doyurur. Eğer bide haber atlatmışsan keyfinize diyecek olmaz. Ben bu mesleği sürdürürken hep zevk aldım. Bana zor gelen yanı hiç olmadı çünkü ben mesleğime aşıktım.

-Gazetecilik size ne kazandırdı ne kaybettirdi?

Bana bir şey kaybettirdiğini düşünmüyorum. Biliyorsunuz ki bizim meslek çok çevre edinmeyi sağlayan bir meslek. Gazetecilik yaparken birçok teklif aldım. Ama ben gazeteci doğdum deyip gelen tekliflerin hepsini reddettim. Benim için bambaşka bir meslek. Zenginde değilim ama karnım doydu bunları da kayıp olarak görmüyorum. İnsanlara çare olmak bana büyük bir haz verdi.

“BİZDE HUSUMET YOKTU, REKABET VARDI”

-Gençlere söylemek istedikleriniz var mı?

Kıroba gazetesinde Gülpembe rumuzuyla biri köşe yazıyor. Bende Yazı Tura adında bir köşe yazmaya başladım. İkimizde bir rekabet içindeyiz ve ben Gülpembe’nin kim olduğunun merakı içindeydim. Bir gün Kıroba gazetesinde çalışan İbrahim Akdoğan’ın askere gideceğini öğrendim. Birkaç gün sonra Gülpembe köşe yazmayı bıraktı. O zaman Gülpembe’nin İbrahim olduğunu anladım ve ‘Gülpembe askere gitti’ diye bir yazı yazdım. Daha sonra ben askere gittim nizamiyede İbrahim’i gördüm. Abimde askeriyede görevliydi benim birliğimi aldıralım dedim. Çünkü biz onla rakiptik ve bir sürü şey yazmıştım hakkında beni ezer diye düşündüm. İbrahim bana dedi ki ‘Bizde husumet yoktu bizde rekabet vardı’. Onun bu sözünü asla unutamam. Bu yüzden gençler birbirine düşman değil rakip olsunlar.

-Yeni yetişen genç gazetecilere başka söylemek istediğiniz bir şey var mı?

İnsanlara karşı ayrıştırıcı olmamalılar. Haber masanın çekmesinde değil, haber sokaktadır. Dışarıda her şey konuşulur. Bu yüzden masa başında gazetecilik yapılmaz. Büyüklerimiz bize tuvalete giderken bile fotoğraf makinanız yanında olacak derdi. Haberde fotoğraf önemlidir. Muhabirin fotoğrafı okumadı gerekir. Bu ülke hepimizin güzellikler varken çirkinlikleri yaratmanın bir manası yok. Gençler bu ülkeyi daha ileriye götüreceklerdir. Size bir şeyler katacak insanları bırakmayın.  8 Kasım 2015

 

 

ATÇA’LI GENÇ YAZAR

Fatih Altınbeyaz

 

Balıkesir,Burhaniye ilçe seçim kurulunda görevli Fatih Alınbeyaz, şu ana kadar okurlarından çok olumlu tepkiler almaya devam ederken, okumayı ve yazmayı çok sevdiğini söyledi. “aşk Ekmek ve Ölüm” adlı hikaye ve “Sevda Çiçeğim” romanı ile edebiyat dünyasını adım atan Fatih Altınbeyaz, yazmaya devam ettiğini söyledi. Burhaniye’de ilçe seçim kurulunda görevli Fatih Altınbeyaz, geleceğin usta yazarları arasında yer almaya hazırlanıyor. Ekim ayında basılan kitaplarının dağıtımına başlandığını ifade eden Fatih Altınbeyaz, “ ‘Sevda Çiçeğim’ isimli 312 sayfalık romanımda, orta halli bir ailenin iç çekişmeleri, anlaşmazlıkları, kırgınlıkları, kuşaklar arası çatışmanın ve tabi ki hesaplaşmaların konu ediliyor. Kitabımda Sevda’nın da en ince ayrıntıları ele alındı. 1982 yılında Aydın’ın Sultanhisar ilçesine bağlı Atça bucağında doğdum. 2005 yılından beri yazmayı bir yaşam biçimi haline getirdim. Bazı gazete ve dergilerde de makalelerim çıktı. Diğer kitabım olan ‘Aşk, Ekmek ve Ölüm’ adlı kitabında ise çeşitli kısa hikayeler yer alıyor. Hikayelerin hepsinin farklı bir kavramın; aşkın, adaletin, ayrılığın, ölümün, baba oğul çatışmasının, belki de her insanı belli bir dönem esir alan kafa karışıklığının peşinde bir yolculuk gibi” dedi. Altınbeyaz’ın yazdığı iki kitabın da önemli bir olduğunun altını çizen okurları, edebiyat dünyasına 1 roman ve 1 de hikaye kitabı ile adım atan Fatih Altınbeyaz’a başarı diledi.İHA – 01.12.2015

 

EMİR AYŞE NİNE

 

Atça’nın çınarları denildiğinde hemen aklımıza ya Kavaklar caddesindeki eski çınarlar,yada Atça’nın  son belediye başkanı olan Mustafa Çınar gelmesin.

 

Bu Atça’nın  yaşayan asırlık çınarı  Emir Ayşe nine.Tam 100 yaşında.

 

Mahallemizde o , Huriye nine olarak bilinir.Yağdere köyü doğumlu olup,40 yıl önce Atça’ya  yerleşmiştir.Cumhuriyetle yaşıt olan Huriye ninemiz (Emir Ayşe Bayram) hala berrak bir zihne sahiptir.Allah ona uzun ömürler versin. Çok yaşa Emir Ayşe nine !..

Kenan KIVRAK -  21 Ocak 2016

 

 

ATÇA  ZAFER  SİNEMASI   VE   MAKİNİST  ADNAN  BAŞSAN

 

         Bu gün yaşı  45-50 olanlar  iyi bilirler ki , “İzmir Marşı “çalınmaya başladığında  Atça Zafer Sinemasında film başlamak  üzeredir.Zamanın tek eğlence mekanı olan sinemaya gitmek, Atça’lılar için bir ayrıcalıktı.Çocukluğumuzda  harçlıklarımızı biriktirerek her hafta değişen filmlere gitmek için can atardık. Yeşilçam filmlerinden ”Atçalı Kel Mehmet Efe, İstanbul’un Fethi,Karaoğlan,Malkoçoğlu,Tarkan,Killing” yabancı filmlerden “Ben Hur,James Bond,Hannibal, Samson ve Dalila, Avare” gibi çocukluğumuzda  unutamadığımız filmlerdi.

Zamanın teknolojisi gereği ark lambalı  sinema makinalarıyla oynatılan filmlerde, tam heyacanlı yerinde kopan film şeridi için  seyirciler  hep bir ağızdan “Makinist”diye bağırması ile ışıklar yakılır,karanlıklığa alışmış olan gözlerimiz ,faltaşı gibi açılırdı.

İşte o makinist diye bağırdığımız kişi, Atça’nın ilk sinema makinisti ,yenilerin Kahveci Adnan olarak, eskilerin de süpürgecilerin Adnan olarak  bildiği, komşumuz Adnan abimizdi. Özel sohbetlerimizde  sinemacılıktan bahsederken “ Sinemacılığa 1950 yıllarında  Nalbant Hanında Şükrü Demirayak’ın yanında başladığını,Makinistliğe gelinceye kadar, temizlikçilik,biletçilik gibi ayak işleri yaptığını ,işin rezilliğini  çektiğini söyler, sinema makinistliği  ile pek övünmezdi.Ama biz yiğidin hakkını yemeyelim. Adnan Başsan  Atça Zafer Sinemasının , Ark  lambalı en  iyi  sinema  makinisti idi.

Yeri gelmişken iki sinema emekçisinden bahsetmeden geçmeyelim. Atça Zafer Sineması denildiğinde Nuri Tunca ,namı diğer Albay Nuri, ile Koca Ahmet, ilk akla gelen isimlerdir.

Koca Ahmet ,iri cüsseli, muhtemelen Bulgaristan göçmeni idi .Sırtında tahtadan  sinema afişi ,elinde tenekeden yapılmış koca bir huniyi,mikrofon yerine ağzına götürerek”Dikkat!.Dikkat!.. Bu akşam, zafer sinemasında  başrollerini Yılmaz Güney ve Hülya Koçyiğit’in paylaştığı Zeyno filmi oynayacaktır.”diyerek sokak, sokak dolaşırdı.

Sinema bileti almak için “gişe” yazan kulübenin küçük penceresinden içeriye  baktığınızda karşınızda Albay Nuri’yi görürsünüz.”Kaç bilet!” yada “Loca mı?” diye sorar,sinemaya  geç kalanlar için , gişeyi 15dk açık tutar, sonrada kapıları kapatırdı.

1950 lilerden ,1970 lere kadar,bu sinema emekçileri Atça’nın  sosyal  hayatında hep yer almışlardır.Zamanın teknolojiye  yenik düşmesiyle  Sinemacılık ,tarihin tozlu sayfalarında kalırken, Makinist Adnan  abimiz Almanya’ya işçi olarak yazılmış, Albay Nuri kırtasiyecilik yapmaya başlamıştır.Koca Ahmet’e gelince ; ne yapsın  garibim, o da  Atça pazarında birbuçuk metrekarelik işporta tezgahında çocuk oyuncakları ile düdüklü balon yapıp satmıştır.

Hepsi rahmetli oldular.Ancak çocukluk anılarımızda  yaşamaktadırlar.Mekanları  cennet olsun.

Kenan KIVRAK -  24 Kasım 2015

 

 

ÇUKURDAN DOĞAN VAHA…         ARİF’İN GÖLÜ                                                 

                    Arif Elibol’u  çocukluğumdan beri tanırım.Çalışkan ,sanat sever ,doğaya aşık biridir.Uzun zamandır sık sık Atça’ya gelemediğim için Atça dışındaki gelişmeleri pek takip edemedim.

Geçen hafta babamın rahatsızlığı için Atça’ya  gelmiştim. Atça’nın  sıcakları malüm,Kuzeyden gelince biraz bunalmıştım.Teyzeoğlu  Ahmet hadi Arifin gölüne gidelim dedi. Ben manidar  ifadeyle yüzüne baktım.Ahmet oğlum Atça’da göl mü var? Dedim.Sen bilmiyor musun? Arifin gölünü dedi.Merakım iyice arttı.Hadi gidelim diyerek,Hacışeyh kuyusundan aşağı doğru Hancıoğlu kahvesi istikametinde yol aldık. Atça ovası sulama kanalı köprüsünü geçince  karşımıza  Çetinin Kahvesi geldi. Meşhur avcı Beydatın Çetin.Oturup bir çay içerek biraz nefeslendik.Şimdilerde Kırmızıkulağın  Mustafa’nın  torunu işletiyormuş.Kanal boyundan doğuya doğru altıyüz,yediyüz metre  gidince karşımıza ,yağlıboya fırça ile yazılmış ok işaretli bir tabela çıktı.”Arifin Gölüne Gider”Şöyle bir eskilere gittim. Yahu burası eski tuğla ocaklarından Diğme ovasına giden yol değil mi!. Tuğla Ocakları Mevki…(Kellerin Süleymanın,Kırcalının Hüseyinin, Konyalıların ,GökMehmetin  ve Jandarmaların Mehmetin  Tuğla ocakları vardı.)

 

Arabamızı park ederek gölün kenarında durduk.Gözlerime inanamadım.Tuğla ocakları toprak çukurlarından doğan  bir suni göl. Çölde meydana gelen bir vaha sanki . Bizi Arif ile dünürü Ümit karşıladı.Aşağı yukarı yirmi, yirmibeş yıldır birbirimizi görmemiştik.Mahallemizin insanlarıydı.Birbirimize sarılarak hasret giderdik.

Bu bataklık çukurlarını nasıl adam ettiğini bize uzun uzun anlattı.Dokuz on senede bu hale getirdiğini söyledi.Şimdi görülmeye değer bir yer .Bir tabiat harikası.Ne ararsan var. Kazlar ,tavşanlar,tavuklar,bıldırcın yumurtası..Meyve sebze..Taze balık mı ? istersin, Meraklılarına olta balıkçılığı vs.vs..Gölün her tarafını gezdirdi.Harika bir göl gazinosu olmuş.Ha..Unutmadan söyleyeyim.Burada  içki satışı yok. Ailece rahat bir yemek yiyebileceğiniz,göl manzarasında çayınızı içebileceğiniz bir yer.

            Atça’da oturupta daha benim gibi  Arif’in Gölünü görmemiş olanlara….Tavsiye ederim.Gidin bir görün.Bütün dostlara esenlikler dilerim.

 

Kenan KIVRAK - 19 Temmuz 2015

 
İKİ GİRİŞİMCİ
 

   Eski kuşağında bildiği gibi Atça'da kiremit fabrikası yok. Ancak 1942 yılında Çevirgen Kardeşler (Destici Sabri ve abisi Destici Teyfik) İzmir Ayyıldız kiremit fabrikasının marsilya kiremiti kalıplarını getirterek kiremit üretme denemesi yaparlar.Ancak üretilen kiremit İzmir Ayyıldız kiremitinin kopyası olacağından sahtekarlık olmasın diye ATCA yazdırılır. Bir yıla yakın bu kalıplar kullanılır. Ancak el ile fabrika kalitesine ulaşamazlar ve bu işten vaz geçilir.

   İşte 1942 yılında bir seferliğine üretilen marsilya kiremitinin hikayesi.Girişimci Atçalı büyüklerimize Allah rahmet eylesin.

Kenan KIVRAK  - 18 Ekim 2015

 

Atça ’da Bir Hisar Olduğunu Biliyor muydunuz ?

 

         

           15 Mart 2015 Pazar günü sevgili dostum Aydın Devecioğlu ile yaptığımız Dağ yürüşünde,Yağdere köyünden Klavuzlar istikametine bir kilometre gittikten sonra,ana yoldan sola doğru Çürüksu mevkiine döndük.Yaklaşık 500 metre gittikden sonra Çürüksu kaynağının  üzerinde bulunan tepeye tırmandık.Köylülerin “Asar” dedikleri  Güvendik,Yağdere, Klavuzlar köylerinin birleştiği kervan yollarına  hakim bir tepede kurulmuş olan Hisar kalıntılarına ulaştık.   

          Yapılış tarihi binmemekle birlikte ,kullanılan yapı malzemesi göz önünde tutulursa Geç Bizans veya Selçuklu dönemi (12yy) olabileceğidir. 1645 ve 1899 yıllarındaki Büyük Nazilli depremi sırasında bir kısmı çökmüş olup,bugün sadece 3/1 ayakta kalmıştır. Horasani harç kullanılarak Kireç ve moloz taş dolgu ile yapılan hisarın kalınlığı 2 metre olup, 2 adet de Kule (burç) yeri bulunmaktadır.   

Kenan  Kıvrak –23.Mart.2015

 

 

 

         Cumhuriyetin Atçalı ilk Jandarma Karakol Komutanı Kadıoğullarından            Not:  Osmanlı Türkçesi          Not : Günümüz Türkçesi

         Mehmet oğlu Ahmet 'e ait diploma R.1340 M. 1924                                                                             


Paylaş


Bugün : 86
Dün : 63
Toplam : 47830



www.aydinatca.com / Tüm Hakları Saklıdır ©